Skip to content

Cart

Your cart is empty

“Bir İşe İmza Atılmış Olsa Bile Bazen O İş Gerçekten Bitmez”: Raziye Kubat ile Röportaj
Sanatçı

“Bir İşe İmza Atılmış Olsa Bile Bazen O İş Gerçekten Bitmez”: Raziye Kubat ile Röportaj

Raziye Kubat’ın üretimi, kavramsal yaklaşımlar ve deneysel uygulamalar etrafında şekilleniyor. Kendi coğrafyası, dünya ve kâinatla ilgili duyduğu sürekli “tedirginliği” üretimlerine taşıyan sanatçının çalışmalarında belgeselci ve aktarımcı bir tavır öne çıkıyor. Resimden videoya uzanan farklı üretimlerinde bu yaklaşım, kendini öne çıkarmayan, sessiz ve lirik bir ifade diliyle görünür hâle geliyor.

Malatya doğumlu sanatçı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü’nden mezun oldu. Türkiye ve yurt dışında birçok kişisel ve karma sergide yer alan Kubat, otuz beş yılı aşkın süredir bağımsız sanatçı olarak üretimini sürdürüyor. İstanbul’da ve doğayla iç içe atölyesinde çalışmalarına devam eden sanatçı, farklı bağlamlarda geliştirdiği eserleriyle izleyiciye özgün bir düşünsel alan açıyor.

Sanatçı olarak yolculuğun ne zaman başladı?

Sanatçı olarak yolculuğumun nasıl başladığını tam olarak bilmiyorum. Ancak çizmek, boyamak, kazımak; nesnelere ve gökyüzüne uzun uzun bakmak, kendimi bildim bileli bana eşlik eden hâller. Sanatı bir meslek ve bir varoluş biçimi olarak seçmem ise ortaokul birinci sınıfta oldu. Akademi mezunu resim hocamız Mehmet Bey, “Bu sınıfta akademiye gidebilecek tek arkadaşınız var, o da Raziye,” dediğinde akademinin varlığından ilk kez haberdar olmuştum. Böylece menzile doğru yolculuk başlamıştı.

Yaşadığın mekân, şehir veya coğrafya eserlerinde görünmese bile üretim biçimini nasıl etkiliyor?

Üretimlerimde tuhaf bir belgeselci tavır varmış. Ben bunun farkında değildim; sanat tarihçisi sevgili Seda Yavuz da bunu defalarca söylemişti. Sonra dönüp kendi yolculuğuma baktığımda, gerçekten de her projede belgeselci ve aktarımcı tavrımın var olduğunu gördüm. “Çağrılmayan Yusuf”, “Taş Kafa”, “Koş Zazi Koş”, “Gece Uçuşu”, “İç Cephe” başlıklı solo sergilerimde, videolarımda ve diğer işlerimde bu tavır hep vardı.

Sanırım bağımsız sanatçı olarak sürdürdüğüm otuz beş yılı aşkın yolculuk boyunca, kendi coğrafyamla, dünyayla ve kâinatla ilgili duyduğum o sürekli “tedirginlik” üretimlerime de yansıdı. Belki bu tavrın dili oldukça lirikti. Kendini göze sokmadan, sessizce ve sloganvari bir duruşa dönüşmeden bütün zamanlara yayıldı.

Bir sanat eserini bitirdiğini nasıl anlarsın?

Çalıştığım bir iş bazen hooop diye ortaya çıkar, bazen de uzun zaman, hatta yıllar alır. Üzerinde çok düşünür, yazar ve çizerim. Her iki durumda da tek bir kıstasım var: Eğer eseri uzun süre seyredebiliyor ve seyrederken haz alabiliyorsam, hani “içine sinmek” derler ya, o duygu beni kaplıyorsa imzamı atarım.

Bazı işleri ise bekletirim. Zaman geçer ve yeniden buluşuruz. O anlattığım duygular yerleşmişse eser tamamlanmıştır; yerleşmemişse onu yok ederim.

Ama şöyle bir durum da var: Bir işe imza atılmış olsa bile bazen o iş gerçekten bitmez. Değişmeye ve dönüşmeye devam eder. Aradan zaman geçtiğinde ben de değişmişsem, işle kurduğum bağ farklılaşır. Ona artık bir yabancının, hatta bir yabaninin gözüyle bakarım. Böyle anlarda hem tuhaf bir kopukluk hem de tuhaf bir yeniden buluşma yaşanır.

Evde en çok vakit geçirdiğin köşe neresi ve o alan senin hakkında ne söylüyor?

Bağımsız sanatçı olarak yaşam ve çalışma alanlarım hep iç içe oldu. Evde en çok çalışma alanımda ve kitapların bulunduğu yerdeki kanepede vakit geçiriyorum. Bu alanın benim hakkımda tam olarak ne söylediğini bilmiyorum ama sanırım sade ve basit bir hayatı seçtiğimi anlatıyor.

Masam çok eski ve benim için çok kıymetli. Geçmişte o masada çok yemek yenildi; projeler konuşuldu, hayaller havada uçuştu. Yanındaki aynaya, artık hayatta olmayan pek çok dostun izi sinmiştir. Sandalyeler için de aynı şeyi söyleyebilirim. Muhabbet sırasında ahşaptan çıkan gıcırtılardan hiçbir zaman rahatsız olmazdık.

MoHA’daki sistem üzerinden eserin birkaç aylığına hiç tanımadığın birinin evine gitse, o kişiye eserle birlikte nasıl bir not bırakmak isterdin?

Hayatım boyunca hep şuna inandım: Her eserin bir sahibi vardır. Bazıları sahibiyle hemen buluşur, bazılarıysa zamanla karşılaşır. Eğer çalışmam kiralama yoluyla birinin evine misafir olacaksa, benim için bir Tanrı misafiridir.

Kiralayan kişiye şöyle derdim:

“Merhaba, umarım bu çalışmayı izlerken farklı dünyaların kapıları aralanır. Ona iyi bakacağınıza güveniyorum; size emanet ediyorum. Bu eseri üreten kişinin bağımsız bir sanatçı olduğunu ve uzun yıllar boyunca tarifsiz emeklerle var olup sanat hayatını sürdürebildiğini bilmenizi isterim. Sevgiler.”